[size=24]Güneydoğu Anadolu: Yemek ve Kültür Zenginliğimiz[/size]
[size=18]
(1.GÜN)
Her gezi yazısında olduğu gibi, rotayla başlayalım. Aslında yola birlikte
çıktığımız Çinli arkadaşımla, Hatay civarında bir daha durum değerlendiririz,
rotalarımızı gerekirse ayırırız diye karar almıştık. O günlerde benim niyetim
Mardin' e kadar gitmek; Burağın niyeti ise, belki Hatay taraflarından geri
dönüşe geçmekti. Uygulama ise tam tersi oldu: Burak Mardin' e kadar devam etti,
ben ise Urfa' dan sonra yavaş yavaş dönmeye geçtim.
Yani aşağıda gördüğünüz haritada, Gaziantep' ten sonrası için Burağın da ayrı
bir rota haritası olacak.

O ayrımı, vakti geldiğinde anlatacağız; şimdi ortak ilk 5 günü anlatmakla
başlayalım. Öncelikle, otobanlardan itinayla uzak durduğumuzu belirtmeliyim.
Öyle ya, motorcunun amacı hedefe varmak değil, yolda olmak idi ya; biz de,
haritalarda ince çizgilerle gördüğümüz yollardan şaşmıyoruz. Zaten eğer amacımız
hedefe varmak olsaydı, atlardık uçağa paşa paşa gider gelirdik. Çok samimiyetle
söyleyeyim, belirlediğimiz ana yerlere uçakla gidip gidip gelmemizin bize
maliyeti şimdikinden daha az olurdu da... Gerçi, gıcık olduğum VStrom yakıt
depoları benim motordan daha fazla alıyor ama, yine de ucuz olurdu...
Seçtiğimiz ince çizilmiş yollar, bizi ödüllendirmekte gecikmiyor. Tuz gölünün
hemen Batı kıyısından aşağıya, Karapınar' a uzanan bir yol var. Bu yol, bizim
için çok eğlenceli geçti. Birincisi, önünüzde herhangi bir mania olmadan
uzuuuuuuunca bir dümdüz yol görüyorsunuz.

GPS cihazı kullananlar bilir, cihazın içinde kodlanmış bayan, yol ayrımlarına
yaklaşırken: 100metre sonra sağa dönüş var, 70 metre sonra sola keskin ayrılan
yol filan gibi komutlar verir durur. Bizde olsaydı, en başta bir kere "72
kilometre sonra sola dönüş" diyecekti ve 1-1.5 saat boyunca başka bir şey
söylemeyecekti kadıncağız. Tabi ki, daha nitelikli olan Konya yolu muadili aktif
kullanıldığından, bu yol yerel ulaşımın dışında fazla itibar görmediği için,
neredeyse sadece biz vardık. Bu sayede, bomboş ve dümdüz yolda, çok güzel
şımarma fırsatı bulduk. Bir o beni, bir ben onu fotoğrafladık durduk Burak' la.
Tabi yol ıssız dediysem o kadar da değil. Vardı elbet bize eşlik edenler:

Yolun kendisi kadar, çevresi de dümdüz olduğundan; bazen yolun kendisinden
gittik, bazen de dışından. Otobandan, dört-tekerlerden uzaktayken, insanın hiç
sıkılası gelmiyor, yol eziyet olmuyor, altınızdan akıp gidiyor.

Zaten yolculuğun büyük bir kısmında elimizde kameralar, oldukça meşgulüz..

Derken, Karapınar' a ulaşıyoruz. Burada Meke dağı diye bir dağ var. Eski
işyerimde, füze denemelerimizi bu dağa yapardık. O yüzden çok iyi bildiğim bir
dağdır. Ama sadece atış yaptığımız yerden görürdüm; bazen de menzil incelemesi
ve enkaz toparlamak için yakınlarına giderdik. Şimdi ise tam üstüne çıkmış
durumdayız ve krater gölünü görebiliyoruz.

Göl bol miktarda volkanik kimyasal ihtiva ediyor. Tabi ki, damarlarımızda
taşıdığımız Türk genlerimizle bu plazmanın içine girme güdümüze engel olamazdık...

Baya uğraştık ve sonunda kristalli kısma kadar ulaşmayı başardık. Geçtiğimiz yer
yüksek viskoziteli ve batak kil olduğundan, bastığımız yere yapışıp kalıyorduk;
az kalsın ya ayakkabımızı, ya da kendimizi bırakıp gidecektik.

Kratere yukarıdan bakınca, düzgün ve güzel görülüyor. Burağın iddiasına göre,
karşıdaki tepenin ucunda bir göl daha varmış. Bahse girdik ama çıkmaya yemedi.
Büyük ihtimalle içinde kalmıştır; sırf ispatlamak için bir daha gidebilir
vallaha
![]()

Karapınar üzerinden, Karaman' a, oradan da Güney' e devam ediyoruz. Karaman yolu
da, yine haritada ince bir çizgiden ibaret ve yine keyifli.

Sertavul geçidine varınca, bol miktarda et lokantası görüyoruz ki, zaten hiç
rahat bırakmayan mide salgılarımız iyiden iyiye artıyor. Güzel bir kavurma
yiyoruz. Biraz fazlaca ödediğimizi düşünüyorum; hatta belki de yan masa ile
karıştırıldı hesabımız. Fakat masadaki malzemeler gayet güzeldi.

Sertavul geçidine biraz fazla zaman ayırmak gerek. Bu bölgede çokça manastır,
mağara ve doğal yapılar var. Yapılacaklar listeme ekleyip devam ediyoruz.



O kıvrımları gece karanlığında indiğimiz için, manzaranın geri kalanının fazla
farkına varmadan Silifke' ye iniyoruz. Burada kaymaklı kerebiçle bu güzel günü
sonlandırıyoruz....

(DEVAMI VAR...)
[/size]
[size=18]
(2.GÜN)
Bu gezide çektiğimiz en büyük sıkıntı, Ramazan dolayısıyla iftar öncesi yemek
bulmakta. 1.güne, yediğimiz melemenler damgasını vurduğu için, 2.gün sabahında
da zar zor açık bulduğumuz bir yere cebren melemen yaptırıyoruz. Biz kahvaltı
yapacak yer bulmak için o kadar gezindikten sonra, Cennet-Cehennem mağarası
yoluna saptığımızda belki otuza yakın kahvaltı kafe tarzı yer görünce kendimize
saygı duyuyoruz.
Cennet-Cehennem çukurları, Silifke yakınlarında. Torosları aştıktan sonra, hava
belirgin derecede ısınıyor. Biz de motordan indikten sonra üzerimizdeki bütün
fazlalıklardan kurtulmaya çalışıyoruz.
Cennet-Cehennem Obrukları, doğanın büyük bir cömertliği. Cennet kısmı,
karayolunun altlarına kadar giren derince bir mağara. Cehennem kısmı ise, biraz
daha kuyu gibi münferit kalmış.. Şurası Cennet:
Burası da Cehennem:
Gerçi bana sorsalardı, tam tersini söylerdim. Zira Cennet obruğuna inmek ve
sonrasında çıkmak o kadar yorucu ki, esas cehennem azabı orada yaşanıyor.
Manidar olan şey ise: giriş ücretlerini cennetin girişinde toplamaları;
cehenneme girişin ise ücretsiz olması. Bu durumda insan ister istemez şunu
düşünüyor: Cehenneme gitmek için fazladan hiç bir şey yapmana gerek yok; ama
cennete gitmek hem zahmetli, hem de bedelini ödemen gerek....
Sonuçta bu bedele razı olduğunuzda, sizi karşılayan ödül kayda değer:
Cennette bir de manastır var. Mağaranın tam ağzına kurulmuş:
Türk insanı olarak gittiğimiz her yerde kendimizden bir iz bırakma yarışı içinde
olduğumuzdan, tabi ki bu manastırda da duvarlarda isimlerimiz veya sevdiceğimize
duygularımız, ya da askerlik şafak günümüz vs.. her türlü günlüğümüzü tutmuşuz
duvarlarda. Mozaiklerdeki "gavur" figürlerinin kafalarının taşlanmış veya
kazınmış olması zaten klasiklerimizden..
Cehennem hatırası:
Burada Cennetti-Cehennemdi, in-çıklardan iyice yoruluyoruz ve cennet
medivenlerinin bittiği yere akıllıca konumlandırılmış kafede patatesli/peynirli
sıkmalarımızı afiyetle yiyoruz. Buradaki öğün bizi olsa olsa birkaç saat idare
eder. Nitekim, Mersin' e girince, doooğruca ciğerci Apo...
Derken Adana... İsminde davet var, ama acılı adana yemeden devam ediyoruz; zira
Burağın Adana' lı arkadaşı, Yumurtalık' ta süper kampingler olduğunu söyleyince,
pusulamızı o tarafa yönlendiriyoruz.
İyi ki de öyle yapıyoruz... Gerçi, Yumurtalık' ta hiç te öyle söylendiği gibi
kamping mamping yok; hatta çadırlarımızı belediye bahçesine kurmamızı filan
salık veriyorlar. Ama sonuçta çadır kuramasak ta, Burağın arkadaşı Ertan ve
ailesi Mahmut abi, Elen ve Ayşe gibi harika insanlarla tanışıyoruz. O gün bizi
misafir ediyorlar. Mahmut abinin doyumsuz sohbetiyle tatlanan çok güzel bir gün
geçiriyoruz.
(DEVAMI VAR...)
[/size]
[size=18]
(3.GÜN)
Dünkü güzel günün sonrası, öyle güzel dinleniyoruz ki, sabah yepyeni bir hayata
başlamış gibiyiz. Ha, önceki geceye dair anlatmayı unutmuşum; Silifke' de
sivrisinekler o kadar kaşındırdı ki, gecenin bi yarısı baktık olmayacak Burak'
la yataklarımızdan birisinin şiltesini daracık balkona taşımak zorunda kaldık.
Dışarıdaki tatlı rüzgar çok işe yarıyor ve sivrisinekler bizim cildimize yapmaya
çalıştıkları sortilerde, iniş için müsait hava koşulunu yakalayamayınca
damarlarımızda dolaşan asil kandan vazgeçiyorlar; dolayısıyla yaptığımız bu yer
yatağına uzanır uzanmaz, dört dakika içinde ikimiz de uykuya dalıyoruz. Öyle ki,
bir iki saat içinde sabah ezanının sesi, güneş ışığı, aşağıdaki trafiğin
gürültüsü hiç uyandırmıyor bile. Yanlız, otel sahibi bizi görmüş balkonda, çok
kızdı; ama ne yapalım içeride kalsaydık ya çarşafları başımıza kadar
geçirecektik, ya da sivrisinekler son gramına kadar emeceklerdi kanımızı. Tabi
içimizden uykucu olarak bilinenleri, sabah olup sivrisinekler ortadan
kaybolduğunda, içeri geçip uykusuna devam etti, diğeri ise, Silifke kalesi filan
gezip durdu.
Şimdi tekrar 3.güne dönelim. Yumurtalık' ta, önceki günden gelen tecrübemizle
sivrisinek korkusuyla ecel terleri döytüysek te, mışıl mışıl uyuduk. Sabah,
gezinin esas maksadı olan Hatay bölgesine doğru yönleneceğiz. İlk iş, yolumuzun
üzerindeki Kurtkulağı Kervansarayını ziyaret etmek. Kervansaraya gelince,
anahtarın karşıdaki büfede olduğunu söylüyorlar. Büfeden, kültürel mirasımız,
koskoca kervansarayın anahtarını alarak kapıyı açıyoruz...

Ve içeriyi gezdikten sonra, ışıkları kapatıp, kervansarayın kapısını kilitleyip,
anahtarı büfeye iade etmeyi ihmal etmiyoruz.

Motorları görünce başımıza üşüşen çocuklar, bize tarihi bilgiler ve bazı sosyal
(!) bilgiler veriyor. Sonra, çocukları bizden taleplerini yerine getiriyoruz. İş
bölümümüze göre ben "badenaj" yaparak kalkıyorum...

Sonraki durağımız, Ceyhan' da Yılan Kale.

Yılan Kale, muhteşem azametiyle, silueti kilometrelerce uzaklardan farkedilen
bir kale. Kenarını dolanan yol ile girişine tırmanıyorsunuz

Ama tırmanma konusundaki kaderimiz burada bitmiyor; kalenin içine giren yolu
ciddi şekilde tırmanmanız gerekiyor. Dünkü Cennet-Cehennem tecrübesiyle
antremanlı olsak ta, içimizden yaşlı olanı için, bu tür tırmanışlar yorucu
olabiliyor zaman zaman.
Bakın, nasıl da yorulmuş:

Ben ise, ne kadar dinç durumdayım:

Şahmeran efsanesine evsahipliği yapan Yılan Kale, dümdüz Ceyhan ovasının
ortasında, kabarcık gibi belirmiş tepenin üstünden öyle güzel bir manzara
sunuyor ki:

Aşağı iniş biraz daha kolay oluyor. Yılan Kale' den kopmamız zor olsa da,
yolumuzun kalan kısmına yer açmak üzere ayrılmak zorundayız.

Giderken Osmaniye şehir tabelasında durup fotoğraf çekiyoruz.

Fakat burada bir tuhaflık var....

Evet, evet kesin bir tuhaflık var...

Ve sonunda suçüstü..

Yol kenarında gözümüzün görebildiği tüm böğürtlenleri temizleyene kadar buradan
ayrılmıyoruz.
Ve bu gezinin efsane yemeği, Görkem kebapta balık...

Allahım yarabbim, o tereyağında karides tava nasıl bir şeydi öyle...

Görkem Kebap İskenderun' a varmadan Payas' ta:

Evet, yağmurluklarımızdan farketmişsinizdir, Osmaniye' den sonra sıkı bir yağmur
peşimizden Hatay yarımadasına kadar takip etti. Eh, bizim de yemek yeme
etkinliklerimiz tam bir seramoni içinde gerçekleştiği için, farkına bile
varmadan gece oluverdi. Yağmurdan sıçan gibi sırılsıklam halde Kırıkhan' a
ulaşınca, hemen Öğretmen Evine sığındık. Islanmayan tek yer herhalde kasktan
ötürü kafamız kalmıştı....

(DEVAMI VAR...)
[/size]
Valla haklısın Devrimcim, başladığımız işi bitirelim....
[size=18]
(4.GÜN)
Ertesi gün Hatay:

Burağın arkadaşı Kenanla buluşunca, en öncelikli meselemizi çözümlüyoruz:
Kahvaltı:

Kahvaltıda biberli ekmek en favorimdi.
Bugünkü hedefimiz, Türkiye’ nin en Güney ucuna gitmek. Yayladağı’ nda, Kenan’ ın
arkadaşı Hasanlarlarla buluşuyoruz. Bizi en uç noktaya kadar götürüyorlar:

Dönüşte bir de bayram ziyareti gerçekleştirmiş oluyoruz. Hasanların evine
gidiyoruz; burada tuzlu yoğurt tatma şansımız oluyor. Bir de Yayladağı lokumu.
Bir daha buralara, daha uzun süreli ve daha planlı geleceğiz; bir sürü gezilecek
görülecek yer var.
Bize önerilen yerlerden dolaşmaya başlıyoruz., Yayladağı-Samandağı arası çok
keyifli. Yolda yine birbirimizi çekiyoruz:




Samandağı bölgesinde rüzgar türbinleri var. Ufukta uzun süre yolculuğunuza eşlik
ediyor. Onların yanına kadar çıktık, görevliden müsade alarak, bu en ufak zarar
vermeksizin tabiattan sonuna kadar faydalanan harika makinanın yanında
fotoğraflar çekiyoruz.
Sonrasında Samandağ’ a 4 km mesafede Musa dağı eteklerinde Vakıflı köyüne
uğruyoruz. Burası bir Ermeni köyü, organik tarımla yetiştirilmiş meyve
sebzelerden likörleri, reçelleri harika. Buradan aldığım Patlıcan reçelinin
yarısı, gezinin kalan 5 günü içinde motora dökülmüş olsa da, kalan kısmı
afiyetle yedim. Keşke giden olsa da bi daha ısmarlasak...

(5.GÜN)
Ve sabah kahvaltısı için Harbiye’ deyiz... Burası, hayatta bana en büyük
mutluluk veren şeyi, yani akarsu üzerinde ayaklarımızı suya sokarak yemek yeme
olayının tam merkezi...


Ve cennet gibi bu yoğunluk arasında akan sularda alışkın olmadığımız tabelalar:
“İÇİLİR”. Buralarda öylesine alışmışız ki, içilmez sulara, içilir gördüğümüz her
bir membağa ağzımı dayayıp kana kana su içmek istiyorum.
Burada bir de küçük konuğumuz var. Hayır hayır büyük olanı “Burak Konuk”, ben şu
avucumda duran sevimli şeyden bahsediyorum (offff hala pot kırıyorum, tabi ki
Burak ta sevimli...)

Bukalemun o kadar şirin ve o kadar sakin ki. Yerden alırken yumuşacık karnını
hissediyorsunuz; ellerinde, kollarında ikişer parmağı var. Parmaklarında da mini
mini tırmakları var, size o tırnaklarıyla tutunuyor.


Antakya’ ya döndüğümüzde, müzeyi ve eski Hatay’ daki dağa oyulmuş kiliseyi
ziyaret ediyoruz. Müze son derece zengin. Çok sayıda mozaik var ve buradakiler
sadece mevcut içinde sergilenebilen ufak bir miktarı. Müzede bulunan lahitler,
oturup seğretmelik.

Buradaki mozaikler aslına uygun restore edilmiş. Anlamı şu: eksik parçalar
yerine uygun renkte başka parça koyup resmi tamamlamak mümkün iken, orjinali
bulunmayan her yer boş bırakılmış durumda. Buna arkeolojide aslına uygun deniyor.

Burada ideal kadınımı buluyorum: Afrodit:

(DEVAMI VAR...)
[/size]
[size=18]
(5.GÜN DEVAM)
Bugünkü müze turumuz, yemek-yoğun gezimizin en kültür-yoğun kısmı sayılır. Güne
bu güzel başlangıç ile artık Hatay' ı geride bırakacağız.

İlk iş, Cilvegözü sınır kapısına gitmek.

Tellerin arka tarafı Suriye.

Ön tarafı Türkiye:

Reyhanlı' ya kadar, sınırın kıyısından bize eşlik ediyor Suriye toprakları:


Reyhanlı' da, Burağın uyarısıyla, bir binanın kenara konulmuş uçağı görüyoruz.
Tabi mesleki duygularımla, olay yerinde teknik inceleme yapmadan ayrılamıyorum...

Bugünkü hedefimiz, Gaziantep. Normalde Nurdağı yolu bir miktar daha kısa ve çok
kullanılanı. Biz, daha Güney' de sınıra paralel ve daha az kullanılan arayolu
seçiyoruz, yol ayrımı geldiğinde. İyi ki de bu yolu seçiyoruz.

Bu yol çok hoşuma gidiyor; tam motosikletlik yollardan biri. Ve nihayetinde
Kilis

Bu fotoğraf, sevgili yol arkadaşım Burakla çekildiğimiz son fotoğraf. Aslında
akşam Gaziantep' te, mükellef bir sofra donatmamız veya otelde balkon
kenarlarına dizdiğimiz çilingir masamız da dahil olmak üzere fotoğraflanacak çok
şey var bundan sonra. Ama ne bileyim çekmemişiz bişey. Antep' te, İmam Çağdaş'
ın bayram dolayısıyla kapalı olması bizim için büyük hayal kırıklığı olsa da,
gittiğimiz yerde Analı-Kızlı çorbası, Höşmerim gibi yiyeceklerle kendimizi
fazlasıyla ödüllendiriyoruz.
Antep' te mutlaka yapılması gereken şey çok sayıda. "Ben" yemek te bunlardan
biri. "Ben" (veya "Seç") taze Antepfıstığına verilen ad. Yaş kabuklarını soya
soya parmaklarınız kapkara oluyor ama cırcır olacak kadar abartmadıysanız, çok
da keyifli.
(DEVAMI VAR...)
[/size]
Ya bu gezi raporunu bir türlü tamamlayamadım; ama az kaldı arkadaşlar...
[size=18]
(6.GÜN)
Sevgili Antep’ teki günün ardından, Burak ile rotalarımız ayrılıyor. O, sabahın
köründe (8-9 gibi) yola çıkıp, Mardin’ e kadar gidecek. Bense sabah daha makul
bir saatte yani 11:00 gibi yola çıkıyorum. Bugün Şanlı Urfa taraflarına kadar
uzanacağım. Tabi, önce motorun ihtiyaçları... Öyle ya kaçyüz kilometre oldu,
zincir yağlanmadı. Güzel bir temizlik ve yağlama; ardından genel muayene ve
eksiklerin giderilmesi.

Lakin, eksilmiş olan motor yağına, dün akşamdan beri ilave yapmak için
arıyışlardayım; ama bayram dolayısıyla ne sanayi açık, ne de kullandığım yağdan
benzincilerde var. Motorumun belli hızlarda yağ tüketiminin arttığını
bildiğimden, bu işi daha ilerilere sarkıtmak istemiyorum. Ne var ki,
motosikletler için, ya scooter yağı bulunuyor, ya da racing... Benim yağdan
bulmak oldukça güç. Hatta Castrol acil yardım hattını bile arıyorum ama, Antep/Urfa’
da nerede Castrol bayisi bulurum bilgisi için bile, ancak bayramdan sonra dönüş
yapabileceklerini söylüyorlar. Günün yarısını açık bir yağcı bulabilirim
umuduyla sanayide geçiriyorum; her taraf kapalı olduğundan, sonunda çaresizce
yola devam etmek durumunda kalıyorum.
İlk durağımız Birecik

Birecik, öncelikle Kelaynak kuşlarıyla meşhur. Koruma altındaki bu kuşları
görüyorum. Açıkçası koruma altında denirken, geniş bir sahada yaşayıp,
istedikleri zaman göçtüklerini, istedikleri zaman yeniden yerleştiklerini
zannediyordum. Böyle bir alanda da avlanma yasağı, ciddi derecede gözlem ve
güvenlik sağlandığını hayal ediyordum. Meğer öyle değilmiş, hayvanat bahçesi
gibi, kafesin içinde 30 tane mi ne Keyanak kuşu var.

Birecik denilince bir başka akla gelen Birecik barajı. Baraj özel alanına kadar
girdim, ama güvenlik sebebiyle içeri almadılar. Bütün bunları bir kenara koyun,
Birecik denilince en fazla akla gelen şey Halfeti. Yeni Halfeti, Bireciğe
yaklaşık 30km mesafede. Tabi görülmesi gerekeni Eski Halfeti; yenisinden 12 km
daha Kuzey’ de; şu çukurun kenarındaki yerleşim yeri:

Halfeti, görülmemesi sözkonusu bile olmaması gereken bir yer. 40 yaşına kadar
neden görmemişim çok ayıplıyorum kendimi. Offfff, daha görmem gereken çok yer
var....
Halfeti ve yakınlarındaki Savaşan, Beğendik ve Kasaba gibi beldeler, Birecik
barajı ile birlikte toplanan suyun kısmen altına girmiş. Rumkale, hemen su
hizsaında kalmış ve bu haliyle muaazzam etkileyici bir görüntü sergiliyor.

Savaşan köyü, camisinin suyun üstünde kalan minaresiyle o kadar mistik ki....

Burası 8 yıl önce su altında kalmış. Hasan abi, kahvehanesinde çaylarımızı
içerken, köyün o yıllardaki halini gösteriyor, duvarına astığı kavrulmuş
fotoğraf kağıtlarından oluşan panoramadan:


Burası öyle bir şey ki: yüzeydeki evlerin çatısında yürürken, ayaklarınızın
altında, suyun şeffaflığı arasında diğer evlerin çatılarını, bahçelerini
görüyorsunuz. Gözünüzde binbir türlü şey canlanıyor: çocukların o sokaklarda
koşuşturmaları, top oynamaları; okula/camiye gidip gelen insanlar, bir traktörün
arkasındaki pullak ile sallana sallana geçişi... Bir de o eski fotoğrafa bakınca,
hele de insanlarla konuşunca daha bir ruhani geliyor. Bütün bunları, Allah
kahretsin niye yapmışlar baraj! mahiyetinde söylemiyorum ha, yanlış anlaşılmasın.
Baraj belli ki, bölgeye çeşitli manalarda bereket getirmiş. Hele, barajdan sonra
suyun altında kalan bu yerleri görmek için gelen turist sayısı kıyaslanamayacak
kadar artmış. Acı olan şey şu: (ki kaynağım Hasan abidir) barajdan önce de,
şimdiki kadar yabancı turist gelmekteymiş Halfeti’ ye, Rumkale’ ye. Hatta
motorculardan da gelenler, çadır kuranlar olmuş. Ancak yerli turistler, buraları
baraj gölünün altında kaldıktan sonra duymaya, tanımaya ve ziyaret etmeye
başlamış.
Şimdi sözü biraz fotoğrafa bırakayım, onlar herşeyi anlatsın:





Buralara karayoluyla ulaşım fazla kolay değil. Zira girdiğiniz herhangi bir köy
yolu, aniden su ile nihayetlenebilir. En kolayı Halfeti’ den ayrılan tekneler.



Güne biraz geç başlayıp, motor yağı derdine düşünce Urfa’ ya ancak akşam
ulaşabiliyorum. Tabi yapılacak ilk iş, Urfa ile özdeşleşmiş olan yemek kültürü
konusunda araştırmalara girişmek:

Bu benim Urfa’ ya ilk gelişim. Şehrin hem eski ruh hali, hem de modern
genişlemesi gerçekten çok etkileyici. Düzgün yapılaşma ile bütünleşmiş tarihi
doku damağımda çok hoş bir tat bıraktı. Tabi acılı yemeklerin damağımda
bıraktığı tadı (!) anlatmama gerek yoktur sanırım. Eh Urfa denilince yemekle
beraber akla gelen bir başka mefhum da, Sıra Geceleri olsa gerek:

Bayram dolayısıyla şehirde konaklanılacak en son yatağı sanırım ben aldım:
öğretmenevinde dört kişilik odada sonuncu kişi olarak kaydımı yaptırıyorum.
Öğretmenevine varana kadar bütün otelleri gezdim, bayram dolayısıyla kimsede tek
yataklık bile yer yok. 15 liraya bir yer buldum bulmasına ama, ne yalan
söyleyeyim benim gibi iğrenç olan ve hijyenden mijyenden etkilenmeyen biri için
bile 10 dakikalığına dahi oturulamayacak bir yerdi. Neyse ki, son çare bulduğum
öğretmenevi çok titiz bir yer ve odalarını paylaştığım diğer üç kişi kokusu,
horultusu olmayan insanlardı.
Bayramda sıra gecesine yer bulmak ta ayrı bir mesele. Allahtan, bizim
öğretmenevinin resepsiyonisti birkaç telefonla bana yer ayarladı. Burada konuk
evleri denilen bir kavram var. Hem konaklanılabiliyor, hem de restoran. Aynı
zamanda geceleri türkülü, sazlı-sözlü eğlenceler oluyor. Bu vesileyle bize de bu
yaştan sonra sıradan olmayan bir gece, yani bir “sıra gecesi” yaşamak kısmet
oluyor....
(DEVAMI VAR...)
[/size]
[size=18]
(7.GÜN)
Urfa' da dün gece keşif çalışmalarımı önemli oranda zaten tamamlamışım. Şimdi
bir de gündüz gözüyle gezilecek yerleri gezelim. Hiç kuşkusuz kale ve balıklı
göl "görmeden gelme" lerden. Tabi buralar, Şanlıurfa' da geçirilecek süreye
bağlı olarak gezilmesi gereken tonla yerden sadece ikisi.

Balıklı göl, en gözde turistik yer. Burada balıklar hayli besili ve onlara kimse
dokunmadığı için son derece cesur ve cüretkarlar:

Çarşı ise ayrı bir otantik. Küçük küçük pasajlarda çeşitli ihtisas dükkanları
yer alıyor. Bıçakçılar, poşucular, baharatçılar....

Urfa' ya girişim karanlıkta olduğu için, şehir tabelasına bu defa ayrılırken
merhaba diyorum.

Bu gezide en büyük hevesim, çocukluğumun önemli bir kısmının geçtiği
Kahramanmaraş; bu yüzden, Burak' la Mardin' e kadar devam etmeyişim. Hoş,
sabahları biraz geç kalkmak gibi bir keyfiyetin de etkisi yok değil ama, ben
gezimin dönüşüne buradan başlayacağım. Tabi önce, şu son bir-iki gündür
öncelikli meselem olan motor yağı hususunu çözmek gerek. Bu yağ arayışlarım
sayesinde Gaziantep' ten sonra, Şanlıurfa Organize Sanayi Sitesini de sokak
sokak ezberlemiş durumdayım. Buradan da sonuç çıkmayınca, ver elini Adıyaman.
Baraj havzasına paralel uzanan şehirlerarası yolda, kısa bir Atatürk barajı
ziyareti ve çay molası:

Derken Adıyaman' dayız.

Adıyaman merkezde, ismini hatırlayamadım ama, birkaç yöresel yemek yenecek yer
buluyorum. GEMOK üyesi olarak burada "Meyir" yiyorum. Yemek fotoğraflarımı
genellikle cep telefonumla çekip, millete canlı yayında gönderdiğim için meyir
fotoğrafı da cep telefonumda kalmıştı. Çözünürlükler kötü de olsa, yemek
fotoğraflarımı cep telefonu marifetiyle buraya aktarabiliyorum:

Evet, şimdi gezimin esas hedefine yaklaştığım için heyecanım had safhada; ve
nihayet Kahramanmaraş !!!!

Girer girmez ilk iş ilkokulumu ziyaret!... O zamanki adıyla "Devrim", şimdiki
adıyla da "Fatih" ilkokulu. Yaşıtlarım 70' li yılları hatırlar; bize o zamanlar
herşey lay lay lom geldiği için, dışarıda göstericiler ellerinde pankartlar,
yumruklarını sallaya sallaya "Koministler Moskova' ya !..." diye bağırarak
yürüyüş yaparken, biz çocuklar, sınıfımızın pencerelerine koşar ve göstericileri
coşkuyla alkışlardık. Tabi ki, neyi savunduğumuzun farkında değiliz; bizi
coşturan şey: kalabalık, rengarenk bayraklar, insanlardaki birliktelik, o gür ve
tek ses.... Elbette, ertesi sabah "Kahrolsun Faşistler !..." diye bağıran grup
geçerken de, yine pencerelere koşup, alkışlamamız, el sallamamız; her türlü
ideolojiye eşit mesafede duruşumuzu, çocuksu masumiyetimizi, saflığımızı ve
hoşgörümüzü gayet iyi açıklıyor.

Okulumdan, eski evimize kadar olan yolu, en ufak tereddüte mahal kalmadan ezbere
ve eksiksiz gidiyorum. İşte şu gördüğünüz ev, benim çocukluğumun geçtiği yer:

Size kısaca özetleyeyim: babam karayollarında makina şefiydi buradayken 70' li
yıllarda. Ben 68' de İzmir' de doğmuşum; babamın memuriyetinden dolayı Silifke,
Mersin, İskenderun, Gaziantep gibi yerlerde yaşamışız. Gaziantep' i çok hayal
meyal bir iki sahne olarak hatırlarım. Bir sümüklü Mehmet vardı; bir de
apartmanın merdiven korkuluklarını hatırlıyorum; başka da hiç bir şey yok
hafızamda kalan.
Maraş ise, benim için çok özel bir şehir: şu anki kişiliğimin tamamen
şekillendiği yer. Galiba ben 5-6 yaşlarındayken gitmişiz. 1978' deki Maraş
olayları ile birlikte Manisa' ya taşınmıştık. 1978' den sonra, ilk kez 2005
yılında buraya yeniden geldim. Aradan geçen 27 yıldan sonra, çocuk Şenol' un
dünyasıyla buluşmanın ne denli duygusal bir an olduğunu inanın anlatmama imkan
yok arkadaşlar...
Önce birkaç fotoğraf göstereyim: şurası bizim evimizdi:

Burası Karayolları Maraş şubesi lojmanları. Şubede iki lojman oluyor: biri
makina şefine veriliyor; diğeri de şube şefine. Lojmanlar, karayollarının diğer
atölye, makina parkı, hurdalık, idari binaları, misafirhane, vesaire ile iç içe.
Aralarda kocaman bahçeler var. Neredeyse her akşam şube şefi ile aile yemekleri
olduğundan, nerede buluşulacağını kolayca anlamak adına birine "aşağı bahçe"
derdik; diğeri ise "yukarı bahçe" olarak adlandırılmıştı. Aile yemekleri
genellikle aşağı bahçedeki varendada yenirdi; ki bir seferinde millet yemekle
meşgulken buradaki 50 santim derinliğinde havuza düşüp, kimse farketmediği için
az kalsın boğuluyordum. Şimdiki halimi andırır tarzda sakin sakin ve
paniklemeden suyun altında nefesim bitene kadar kıpırdamadan duruşumu ve
ardından milletin yokluğumu farkedip koşturarak havuza gelmelerini suyun
üstündeki dalgalı görüntüler olarak bu gün bile hatırlıyorum.

Yukarı bahçedeyse sayısız kere, çıplak ayakla çimler üzerinde koşarken, arı
sokmalarına maruz kalmışlığım, yılanlar bulup kement gibi başımın üstünde
sallamışlığım var.

Bizim ev şanslı konumdaydı: hem yukarı bahçe ile aşağı bahçe arasında stratejik
bir noktayı tutardı; hem de yan komşumuz olan Devlet Su İşleri lojmanlarına
açılan küçük ve bilinmeyen bir kapıya bitişikti. Bu kapı sayesinde, DSİ' nin
çocukları ile birbirimize gidip oyunlar oynardık.

Eski anılarımın peşinde dolaşarak, bizim evin yukarı bahçe ile kesiştiği köşeye
gelince, birden sol bileğime bakma ihtiyacı duyuyorum. Zira, çocukken, buradaki
ağaçta kalan bir yavru kediyi kurtarayım derken, bileklerim üstüne yere
düşmüştüm. O kedinin, ben ağlarken teselli etmek ister gibi gözyaşlarımı
yaladığını ve birkaç gün sonra bir çıkıkçı nineye gidip, sözümona tedavi
görüşümü hatırladım.
Bahçedeki bir başka noktada yine durdum; gözlerimi kapadığımda çocuk Şenol' un
çamurdan inek, koyun heykelleri yaptığı, sonrasında üstünü başını kirlettiği
için bi ton dayak yediği anları hatırladım. Biraz daha ilerleyip gözümü
kapatınca da, çocuk Şenol' u, tahtadan uçak yaparken görüyorum. Anneannesi
soruyor:
- Ne yapıyorsun oğlum?
- Uçak yapıyorum ananne...
- Ne yapacaksın uçağı?
- Seni emerikaya götüreceğim...
Anneannemi Amerika' ya götüremedim; ama yaşamımın geri kalanı, tuhaf olaylar
zincirini birbirine ekledi ve uçak yapmam kısmet oldu. Şimdi buralarda
dolaşırken, hiç bir nokta yok ki, anılara, duygu seline boğulmayayım. Misal, şu
fotoğrafın aynısından, çocuk Şenol ve babasının da var, ama siyah-beyaz:

Bunlar, şimdiki makina şefi ile onun oğlu. Yine, şu fotoğrafın da aynısından
çocuk Şenol' un da var; o da siyah-beyaz:

Şu camın iç tarafında, küçük bir çocuğun oturabileceği genişlikte bir pervaz
vardı. Evdeki hayatımın yarısı bu pervazda geçmişti. Diğer yarısı da, tuhaftır:
kütüphanede üst raflardan birinde kendime yer yapmıştım, orada geçmiştir. Burada
radyolarımızı, teyplerimizi sözümona tamir (!) ederdim.
Şurası ise atölye. Babamın ofisine gelir; acayip meraklı olduğum greyder, dozer,
pikap, tanker ne varsa bütün gün, dört bir yanını incelerdim.

Bu da Tayfun abi, babamın zamanından bu yana kalan yegane çalışan. Kendisini
babam işe almış; Şahin beyin oğlunu görünce o da duygulandı. Bir de o zamanları
hatırlayan başkası çıkageldi; babamla çalışmamış ama Şahin beyin zamanlarının
efsane olarak iki-üç nesil taşınmasına şahit olmuş.

Beni en etkileyen de ne oldu biliyor musunuz? Mekanikerlerin masasında camın
altına konulmuş vesikalık fotoğraflar... Fotoğraf serisinin başlangıcı babamla
birlikte şube şefi olarak çalışan Sami bey ile başlamış. Ardından bir dünya
emekli olan var. İşte orada, her bir minicik fotoğrafın ardında birer hikayesi
olduğu; hepsinin arkalarında başka başka Şahin beylerin, çocuk Şenol' ların
dünyasını barındırdıklarını düşündüm.

Zaten, içinde dolaştığım bahçedeki her bir ağacı, her bir duvarı, santim santim
tüm yükseltileri alçaltıları o çocukluk günlerindeymişim gibi net hatırlıyor
olmam, duygusal anlamda allak bullak etmiş; bir de bu fotoğrafları ve taşıdığı
manaları görmekten neredeyse oracıkta hüngür hüngür ağlayacağım utanmasam.
Taşıdığım katı ve duyarsız kişilikten ötürü, hayatım boyu hiç böylesine
konsantre yüklendiğim olmamıştır. Daha karayolları şubesinin giriş kapısından
itibaren boğazım düğümlenmeye başlamıştı zaten.

Hele bir de, kendimi tanıtıp şubeyi gezmek istediğimi dile getirdiğimde, "Şahin
beyin oğlu buradaymış!...." diye birkaç kişinin koşup gelmesi; hele babam ile
ilgili, birebir çalışanları bir kenara bırakın, onu hiç tanımamış birkaç nesil
sonraki çalışanların bile nesilden nesile aktardıkları onur hikayelerini bana
anlatmaları, şu anki şube şefinin gösterdiği fotoğraflar, söylenilen her bir
hikaye, beni daha da bu nostalji girdabının içine çekiyor.
Hurdalık bölgesinde dolaşırken iyice mahvolmuş durumdayım; zira burada çocuk
Şenol' un bulduğu her türlü rulman, mil, civatadan kendine göre mucitlikler
peşinde koştuğu sahneler o kadar berrak şekilde canlanıyor ki zihnimde... Burada
yaptığım tornetler, tornetle gezdiğim her santimetrekare, şu an adımlarımı
bastıkça, an be an aklıma geliyor. Bu kadar mı olur, sırtıma kesekağıdı bağlayıp,
yanıma sandviçimi alarak; güya dağcıymışım gibi tırmandığım ve neredeyse tüm
günü üzerinde geçirdiğim ağaç işte şu, şu ve şu!.. En ince detayına kadar bütün
sahneleri saniye saniye hatırlıyorum.
Kusuruma bakmayın, gezi raporuma ara vermiş durumdayım galiba. Çocuk Şenol ile
bu büyük buluşmamı şimdi yazmazsam bir daha asla tüm bu çoşkusuyla
hatırlamayabilirim. Buralar şimdi küçük görünüyor; ama 7 yaşımdayken devasa bir
bahçeydi burası. Bütün hayatım bu bahçede geçerdi. Sabahları servis alır okula
götürürdü, öğlenleri servis alır eve getirirdi. Normal dünyayı gördüğüm yegane
anlar da, bu servis camından şehri ve insanları izlediğim zamanlardı. Gerçek
dünyanın tüm tehlikelerinden yalıtılmıştım, kendi dünyamı inşa etmekteydim
kusursuz bir kafesin içinde.
Şimdi burada gezindikçe, şu anki Şenol' u daha yakından tanıma fırsatı buluyorum.
Öyle ki: çocuk Şenol' un, yalnızlığıyla başbaşa bu kocaman dünyasında, en yakın
arkadaşıyla, yani doğayla nasıl tanıştığını anlıyorum. Burada güvercinler,
sayısız köpekler, kediler, tavuskuşları, sincaplar, güvercinlerle ve hatta
kurban bayramlarında koyunlar, keçilerle; bazen tavşanlarla; çokça arılar,
örümcekler, böcekler ve hatta yılanlarla içli dışlı, bütün gün ağaçların
üstünden inmeyen bir Robinson Crusoe görüyorum şimdi bakarken... Şimdi düşününce,
her türlü soruya kendi kendine cevap arayan o küçük çocuğun, her çeşit
sorgulayışlarını ve her bilinmeyene kendi mantığını kendinin yaratışını
görüyorum. Hem oyuncaklarını kendi yaratmak zorunda kalan, hem de oyunlarının
tasarımını yapan o küçük Şenol' un, o büyük dünyası ile, şimdiki büyük Şenol' un
küçük dünyasını karşılaştırıyorum. Gerçek dünyanın yalancılığından,
sahtekarlığından, tehlikelerinden bu kocaman bahçenin telleriyle tamamen
yalıtılmış bir çocuğun, aptallık derecesinde saflığa sadakati, enayi derecesinde
sonsuz hoşgörüsü, herşey ama herşey açıklık kazanıyor.
Offff of of.... bu Kahramanmaraş, kendimle hesaplaşmam için önemli bir terapi
oluyor. Burada anlattığım: bir insanın, geçmişiyle buluşması. Ben bu buluşmayı
2005' te yaptım. Hepinize, zaman ayırıp; kendinizi hatırladığınız en küçük
halinizin geçtiği yere gitmenizi ve çocukluğunuzla buluşmanızı tavsiye ederim.
Bu zaman yolculuğu, sizi hem tarifsiz bir duygu seli içinde sürükleyip götürecek;
hem de, kendi zayıflığınızı, kendi zenginliklerinizi daha yakından
tanıyacaksınız...
Şimdi bırakalım tüm bunları bir yana, sizi nefis Maraş dondurmasıyla başbaşa
bırakayım. Yarın geziye kaldığımız yerden biraz daha Maraş ile devam edeceğiz....

(DEVAMI VAR)
[/size]
[size=18]
8.GÜN
Kahramanmaraş' la dünkü duygusal bütünleşmemin ardından, bugün biraz şehir turu
yapalım hep birlikte. Öncelikle camileri... Minarelerindeki estetik ve nostalji
ile çok hoş yapılardır, Kahramanmaraş' takiler.


Sonra çarşısı... Buralarda “AVM” ler “Mall” lar peydahlanmadan once, alışık
olduğumuz o eski çarşılar... Yani, alışveriş arabasını dayayarak çoraptan
makarnaya her şeyi bir etapta aldığımız; kasada kredi kartımızla tüm edevatı
aynı anda ödeyiverip, tüm alışveriş işimizi bir çırpıda hallettiğimiz
süpermarketler gibi değil. Burada baharatsa, baharatçıdan alıyorsunuz; ama adam
gibi; ama her bir çeşidinden, kekiğinden tut, reyhanına kadar...

Burada yün alacaksanız, yüncüsünden alırsınız; ama adam gibi, her çeşidinden,
istediğiniz gibi, istediğiniz kadar...

Burada elek alacaksanız, elekçiden alırsınız; ama adam gibi; envayi çeşit ebatta,
envayi çeşit ızgaralı... Burada bıçak alacaksanız, bıçakçıdan alırsınız
süpermarketten değil; ama adam gibi; ama çeşit çeşit, ama boy boy... Burada
bardak alacaksanız, bardakçıdan alırsınız, süpermarketten değil; ama adam gibi;
ama küçük-büyük, ama renk-renk... Burada turşu alacaksanız, turşucudan alırsınız,
süpermarketten değil; ama adam gibi; ama aklınıza hayalinize gelmeyen turşular,
ama acılı, ama ekşili... İnsanoğlu ne nankör, elalem hayatımızı kolaylaştırdıkça,
biz eski konforsuz yaşamlarımızı geri arıyoruz...
“Kahraman” Maraş, ülkemizdeki, istiklal madalyalı tek şehir. Şehir, bu nişanını
en yüksek noktasında, kalesinin tam göğsünde taşıyor...

Kahramanmaraş' a gelip te yenmesi gereken yegane şey dondurma değil elbette.
Diğer birkaç "yemeden dönme" leri burada sıralayayım. Öncelikle Maraş tarhanası
pek bir güzel olur. Diğer tarhanalar gibi toz formatında değildir. Plaka
şeklinde kurutulur ve isterseniz kıtır kıtır da yiyebilirsiniz. Çorbası
yoğurtlu-ekşilidir, tadına doyum olmaz. Diğer öncelikli yiyecekler: cevizli
sucuk ve köpük sucuk. Yine aynı kategoride muskalar var... Kurutulmuş meyve
ezmelerinden yapılan ve içine çoğunlukla ceviz konulan bir tatlı bu. Sonra,
çörek meşhurdur; tatlısı ve tuzlusu olur. Bir de ağaç sakızı vardır. Çok sert
kıvamda olduğu için insanın diş sağlığını sorgulayıcı niteliktedir. Bu taraflara
2005' te yaptığım geziden getirdiğim çeşitli numune besin maddelerini aşağıda
toplu halde görebiliriz.

Bu gezimde de, tek başına tarhana bile motorun arka çantasını komple doldurduğu
için, mecburen (!) aldığım bütün cevizli sucukları, unlu sucukları, muskaları,
çörekleri yemek zorunda kaldım
![]()

Zaten 4 gündür çantada bekleyen reçel sızdırarak, çantada ne var ne yok rezil
etmiş; bir de ayıptır söylemesi Hatay' daki ekşi yoğurt cekete mekete bulanmış...
Mazallah hiç bir yiyeceği fazla bekletmemek gerek
![]()
Maraş' ta nostaljik gezim devam ediyor. Bu sabah ta, yine merakla ve hasretle
beklediğim Ali Kayası geçidi var programımda. Çocukluğumda, bazen mangal için
gittiğimiz Döngel Mağaraları yolunda, bu meşhur Ali Kayası’ nı sadece izlemek
için arabamızı kenara çeker ve o dik kayayı, kayanın üzerindeki nal izlerini
seğreder, kayanın dibinden akan Gürdin Irmağının gürültüsünü dinlerdik.
Hatırımda kalan o kıvrım kıvrım yolun hafızamdaki izleri yüzünden, buraları
motosikletçinin Kabesi niteliğinde canlandırıyorum içimde. Bu yüzden, buraları
motosikletimle gezeceğim için çooook heyecanlıyım. Ancak, elimdeki köy
haritasında Maraş-Göksun arasında tespit ettiğim geçidin konumunu çoktan geride
bırakmama rağmen, bir türlü o belleğimdeki kartpostal gibi götüntüye
rastlayamıyorum. Sonunda dayanamayıp benzincilere sormaya başlıyorum. "Sormaya
başlıyorum" dedim, zira sorduğum hiçbir benzinci bilmiyor. Bu çok tuhaf bir
durum; nasıl olur da, böylesine temel bir abideyi, hem de 15-20km yakınındaki
insanlar bilmezler??? Üstelik haritada da gösterilmiş ve tüm veriler yerli
yerinde... Sonunda biraz daha ben yaşlarda bir adama sorunca diyor ki: "haa Ali
Kayası geçidi mi? Orası eskiden Maraş-Göksun yolunun geçtiği yerde… Yıllar önce
Döngel Mağarasına oradan gidilirmiş...". Haydi bakalım, bu anlatım için seçilmiş
olan kelimelere bakar mısınız? Tevekkeli, deminden beri sorduğum benzinciler hep
genç delikanlılardı; onlar nereden bilsinlerdi, 23 yıl önce Döngel Mağarasına
giden yolun nereden geçtiğini... Adamın "...eskiden oradan gidilirmiş..."
şeklinde rivayet ibareleri kullandığı şey için "bre adam, o eskiden gidenler…
onlar işte BİZDİK !" diyesim geliyor.
Son iki günü anlatan raporumu ben de okuyunca, sanırım yaşlanıyorsun Şenol
demeye başladım. Bütün bunlar çok basit minicik nüanslar belki ama, şimdi üzeri
kapanmış bir tarihin, geçmişte yaşayan bir parçası olmak, yine çok etkiliyor
beni. Karşımda durup, tarihçeyi anlatan kişinin yüzüne dinliyormuş gibi
bakıyorum; ama gözlerim daldı, beynim çok uzaklarda şimdi. Rivayet edilen ve
artık "olmayan" bir unsurun aktif bir parçası olduğum küçüklük günlerindeyim
adamı dinlerken. Ali Kayası’ nın o gri rengi net bir şekilde aklımda ve kocaman
kayanın üzerindeki at nalı izlerine yönelik babamın söyledikleri... Sözüm ona
Ali Baba diye birisi atıyla o kayanın üzerinde yürümüş, nal izleri o yüzden
kalmış. O yaştayken, bütün saflığımla inandığım ve hayretler içinde kendi
kendime bilimsel izahını yapmaya çalıştığım bu efsanenin elbette babam
tarafından uydurulmuş küçük bir yalan olduğunu, taa aklım ermeye başladığında
farkındaydım. Ama ister istemez, Ali Kayası hep bu ayrıntısıyla aklıma gelir.
Ben flashback yaşarken, karşımdaki adam anlatmaya devam ediyor; "Şimdi suyun
altında kaldı, yeni yol buradan geçiyor..."
Süleymanlı yakınına kurulan Menzelet Barajı yüzünden, Ali Kayası geçidi sular
altında kalmış. Bu, benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu; buraların
motosikletçi için nasıl güzel bir yer olduğunu sizlere anlatabilmek için eski
fotoğraflarını aradım. O zamanlar ne sayısal kameralar mevcut; ne de internet
diye bir şey var; şimdiki kadar her fotoğraf bu denli paylaşılmadığı için
malesef eski fotoğraflara rastlayamadım ama şu an sular altında kalmış şu yeni
fotoğrafını buldum; buradan bile bir nebze anlaşılabiliyor asaleti:

[/size][size=12](Fotoğraf Sahibi: Durmuş Öztürk, 2007)[/size][size=18]
Bu iş canımı sıktıysa da, bugünkü diğer hedefim yine çok heyecan verici: "Döngel
Mağaraları". Yine çocukluğumda büyük iz bırakan şahaserlerden birisi.


Buraya ulaşınca, sevinçten yine çocuklaşıyorum. Mağaranın 150 metrelik ağzı
aynen hatırladığım gibi. Fakat Menzelet Barajı malesef buraya da tecavüz etmiş.
Yukarıdaki su elektrik santraline yönlendiği için, eskisi gibi coşkuyla ve pırıl
pırıl akan su cılızlaşmış.


Şimdiki haliyle bile, (ki motosikletli hayatımdan sonra Türkiye' de baya bir
gezmişliğim oldu) ülkemizin sahip olduğu en kıymetli tabiat olaylarından biri
diyebilirim. Burası reklamı fazla yapılmayan, pek te bilinmeyen bir cevher. Aman,
aslında öyle de kalsın, bizler öylesine tüketici canavarlarız ki, bulduğumuz tüm
kaynakları, hoyratça öğütüyoruz; bizden sonraki nesillere büyük hıyanette
bulunuyoruz. İşte bir örneği tam önümde duruyor; 23 yıl sonra bu kadar çocukça
hevesle gelip, burayı aynen eskisi gibi bulmamama sebep olmaya kimin ne hakkı
var ki? Bunu laf olsun diye değil; gerçekten soruyorum. Evet elektrik, enerji
ihtiyacımız; ama yokettiğimiz şey benim çocukluğum; o küçücük dünyamın kocaman
bir parçası, buna kimin ne hakkı var? Kimin ne hakkı var?

[/size]
[size=18]Mağaraların, ulaşılan en tepe noktasına kadar çıkıyorum. Tüm
yoketmelere rağmen bir çok şey tam hatırladığım gibi. Yukarı çıkış oldukça zor;
zira kayaların arasında engebeli bir patikadan ilerlemek gerek ve topraktan,
taşlardaki çatlaklardan fışkıran sular, yosunlu taşları inanılmaz kaygan yapıyor.

Aşağı inerken bir de üzücü bir olaya rastlıyorum. Yaşlı bir bey kalp
rahatsızlığı geçiriyor. Hemen adamı yatırıp, elimizden gelen müdahaleyi
yapıyoruz. 112 servisini haberdar etmemizle birlikte, 10 dakikayı geçmeden olay
yerine ulaşıyorlar. Buradan, tüm 112 çalışanlarına, İnanç başkanım nezdinde çok
teşekkür ediyorum. Gerçekten de, o yolu elimde sedye medye hiçbirşey olmadan zar
zor geçerken; onlar bu kadar kısa sürede gelip, anında gereken her türlü
müdahaleyi çok düzgün şekilde gerçekleştirdiler. Benden bu tür lafları pek
duymazsınız ama "Allah razı olsun"…. Ben yerdeki o adama ihtiyaç duyduğu yardımı
yapamadığım için o kadar çaresiz hissederken, bizlere bu güveni yaşatmak için,
günde 24 saat çalışan insanlara ne kadar teşekkür etsek azdır.

Hastayı sedyeye bağlıyoruz ve 6 kişi hep birlikte aşağı indiriyoruz. Bu iş yarım
saatten fazla sürüyor; ayrıca 6 kişi olmasaydık ne yapardık bilemiyorum; zira
dik ve dar yerleri inmek için sedyeyi elden ele aktarmak gerekiyor. Neyse ki,
ambulansa ulaştığımızda artık yapılabilecek herşey yapılmış ve hasta stabil hale
gelmişti. Tabi bu inişin bize olan faturası, dizlerimize kadar çamur içine
batmak oldu. Eh bundan güzel bir fırsat olur mu, suya bir güzel girmek için:)
İşte çocukluğumdan beri, akarsu içinde ayaklarımı sokup yemek yeme
fantezilerimin kaynağı burası. Yakın dostlarım bu konuda ne denli tutkulu
olduğumu bilir; işte herşeyin başladığı yer burası
)...

Döngel mağarası vazifem tamamlanınca; dün gece kaldığım otelin, kendisi de
motorcu olan sahibinden aldığım bazı notlara göre bir alabalıkçı peşindeyim
şimdi. Yol üzerinde bir çok ızgaracı ve balıkçı var; ama yok "sen şuradan
gireceksin, şuraya ineceksin, oradan zaten sadece motorlar inebilir..." denilen
yere kadar gidiyorum. Ve bu nasihatları dinlemem çok faydalı oluyor.

Sonunda bu bilinmez yolu takip etmemin ödülü büyük oluyor:

Yine en sevdiğim şey: yanımdan şırıl şırıl sular akarken, enfes yemekler yemek.
İnsanın iştahı öyle bir açılıyor ki... Tabi benim yemek yemem için, iştahımın
açık olmasına falan gerek te yok:) O kadar kesif yapraklı çınarlar var ki, şıkır
şıkır yağmur altında yemek yiyorum ama zerre kadar ıslanmıyorum. O balık, o
nefis salata ve hele o yemek sonrası keyif çayı... Ufff ya, şu pırıl pırıl sular
yanı başımızdan akarken, bu yeşillik, bu dirilik, bu derinlik içinde insan bir
hafta yerinden bile kalkmadan oturup çay içebilir.

Aslında bu gezi raporumun ilk günlerini okuyanlar hatırlayacak, yola sevgili
dostum Burak ile birlikte çıkmıştık. Antep' ten sonar, O Mardin' e, ben ise
Maraş' a gideceğim için ayrılmıştık. Şu sıralar artık ikimiz için de dönüş yolu
yavaş yavaş başlıyor. Ve tam bu esnada telefonum çalıyor; karşımda Burak var...
Oğlum neredesin?, "Elbistan' dan çıktım, Göksun' a 30km mesafedeyim abi..."; e
ben de Maraş tarafına doğru Göksuna 30kilometredeyim... Aslında, buluşmaya
kalksak 20 dakika sonra birlikteyiz. Esasında, ben de bugün dönmeye kalksam,
Göksun-Kayseri hattından en kolay şekilde Ankara' dayım.. Ama hayır, geçip giden
23 yılın peşini bırakmayacağım kolay kolay. Burak’ la birbirimize, geçen kısmın
özetini geçip, yeniden helalleşiyoruz. Sevgili Çinli başkanım, VStromunun gaz
kolunu son noktasına kadar kullandığı için, sıkı bir ceza yemiş; hoppalaaaaa,
şimdi en ihtiyaç duyduğumuz şey bu cezaydı !
(
Herneyse iş işten geçmişti artık,ama sevgili arkadaşım Burağın canını çok
sıkmıştı bu ceza işi durduk yere...
Evet ben inat ettiğim Ali Kayası' nı görme sevdam adına, baraj kıyıları boyunca
Süleymanlı' ya kadar giriyorum. Zaman zaman eski yolun kalan parçaları, yeni
yolumuzu kesiyor; ve belli bir yerde, uzaklarda geçidin Kuzey ağzını görüyorum.

Benim gibi sosyal ilişkilerde ve sözlü iletişimde hiç kılını kıpırdatmayan
birisi, Süleymanlı' da resmen gazeteci kıvamında; Ali Kayası geçidi hakkında
belgesel nitelikte bilgiler toparlıyor. Hatta birkaç kişiden "abi sen jeolog
musun?" veya "televizyoncu musunuz?" filan gibi sorular alıyorum. Ali Kayası' na,
gölün aşağısından çok uğraşırsam tekne kiralayabilirmişim, bunu öğreniyorum.
Şimdi motorlu olduğumdan, bu uğurda çabalamasam da bir gün, belki arkadaşlarımla,
ama mutlaka, tekneyle de olsa uğramak isterim.
Şimdi, hava kararmaya başlamadan, geceleyeceğim yere dönme vakti. Yeniden
Kahramanmaraş üzerinden, komşu şehir Gaziantep' e gideceğim. Arada mis gibi
otoban var; ama yoook, ben yine eski yoldan gideceğim. Bunu, hem motorcu Şenol
olarak, genel tercih bazında; hem de çocukluk yıllarının peşinde koşan Şenol
olarak, durmak tükenmek bilmeyen arzum bazında seçiyorum. Eski yol güzel mi
güzel. Otobanın aksine, aşağıdaki basık ovadan değil, kenarlardan, dağların
kıvrımlarından, otobanı küçümseyerek ilerliyor.

Bir de şu noktayı göstermek istiyorum arkadaşlar. "bence hiç bir özelliği yok ki..."
diyeceksinizdir. Benim için özelliğini anlatayım.

Size söz veriyorum; bu gezi yazım boyunca o çocukluk günlerimi yaşadığım
duygusal anıların, artık son hatırası olacak, bu sizlere aktardığım... O 70' li
yıllarda Maraş' ta yaşarken,Yavuzeli' nde Ziraat Bankası müdürü olan halamlara,
yakınlıktan ötürü sıklıkla gider-gelirdik bu yol üzerinden. Bir gün Yavuzeli'
nde kaldığımızda; ben arabamızın (o yıllarda sanırım Anadollarda idi), arka
plakanın altına gizlenmiş benzin deposu kapağının üzerine tükenmez kalem
sıkıştırıp, plakayı açık bırakmıştım. Zaten anarşi olan o dönemlerde, yolda tabi
ki polis tarafından durdurulmuş ve sorgu sualle bir hayli yıpratılmıştık. Daha
doğrusu ben arka koltukta herşeyden bihaber oynarken, babam dert anlatmaya
çalışıyordu büyük ihtimal. Neyse, nedendir bilmem (!!!) babam bana çok kızmış
olmalı; Antep-Maraş karayolu üzerinde ben hala yaramazlık (ve hatta
inanamayacaksınız ama vıdı-vıdı) yaptığım için, artık dayanamadı ve kabından
taşarak, yeter ulan in aşşağı bakalım dedi ve gecenin karanlığında ıp-ıssız bu
noktada bırakarak yola devam etti. Ben yorumlanması güç bir içgüdü ile, en ufak
bir tereddüt etmeden, doğruca fotoğrafta karşıda gözüken çalılıkların arasından
tepelere doğru koştum. İçimde tarifi imkansız bir özgürlük hissi vardı; "Şenol,
işte o an geldi; artık, yaşamının kalan kısmını, doğa ile iç içe, kendi başına
yaşayacaksın" idi o an içimde hissettiğim. Halbuki, yemeksiz, susuz, herşeyden
öte vahşi hayvanların saldırısıyla, herhalde 3 günden fazla yaşayamazdım. Ama
olsun, kalbimdeki o anki çırpıntıyı, o gözümde taahhül ettiğim yepyeni hayatı,
bu gün bile dünmüş gibi hatırlıyorum. Hatta, bugün motorla giderken, çok uzaktan
görür görmez tanıdım bu noktayı. Bir çocuğun hafızasına bu kadar detay
sığdırması ne ilginç değil mi? Onu bir kenara bırakın; hele, bundan sonra Tarzan
adam olarak yaşayacağını sanacak kadar, etrafını tehlikesiz ve güvenli görmesi?
Neyse, artık rahat olabilirsiniz; ben gezimin, bu küçük Şenol ile buluşma
faslına dair içimi tamamen dökmüş ve rahatlamış durumdayım. Bu sondu, bundan
böyle, daha çok geziye dair konulara girilecek, söz...
Yarın, gerçek Antep...

(DEVAMI VAR)[/size]
[size=18]
(9.GÜN)
Eski yoldan gidecez diye, yarım saatlik Maraş-Antep arasını 1,5 saatte alıyorum;
ama akşam Antep' e girer girmez rotayı yönelttiğim İmam Çağdaş sayesinde, güne
yeniden başlamış gibiyim. Hele ki, burada özel kare baklava yerken, insanın
kendinden geçmemesi imkansız; o çıtır çıtır incecik katlar ve iri iri, tane
fıstıklar, ağzınızın içinde öyle güzel dağılıyor ve güzel bir kombinasyon
oluşturuyor ki, o lokmayı hiç yutmadan birkaç dakika ağzınızda gezindirip,
dilinizin, damağınızın bütün reseptör hücrelerine temas etsin istiyorsunuz.

Zaten Antep çarşısında dolanırken, birşeyler yemeden içmeden iki adım ilerlemek
pek zor…

Yemeğin ardından hava kararıyor ve bundan sonrası artık yol yapmak üzerine
kurulu. Gaziantep-Adana arası, bu gezide ilk kez otobana çıkışım oluyor. İyi ki
de çıkıyorum otobana; burada, Nurdağı' nda Ahmet başkanım (ahmetnr) ve kardeşi
ile tanışıyoruz ve Ceyhan' a kadar birlikte yolculuk yapıyoruz.

Sevgili Ahmet başkanım, Ceyhan' a davet ettiyse de, o gün biraz daha yol alıp,
hiç olmazsa sabah erkenden Adana' dan çıkmış olayım diyorum.

Malum, ertesi gün bayramın son günü ve dönüş trafiği her zamanki gibi berbat
olacak. Dolayısıyla sabah erkenden kalkıp, Tarsus yolu üzerindeki kahvaltı
mekanları bile daha yeni açılıyorken sıkma-ayran klasiği icra ederek ver elini
Mersin:

Dün gece, Ahmet başkanım Ceyhan' da kal derken; ertesi sabah motor grubuyla hep
beraber Çamlıyayla' ya gideriz demişti. O yol hakkında da bilgileri verdiği için,
dünden beri büyük bir merak içindeyim; dolayısıyla, klasik Pozantı yoluna değil,
Çamlıyayla' ya uzanan kıvrımlı arayolu tercih ediyorum. Yolda bordo renkli
tabelaların cazibelerini kendimi teslim ederek, birkaç türbe, ören yeri de
ziyaret etme şansım oluyor.

Yol insanın hiç canının sıkılmayacağı cinsten

Hele ki, Çamlıyayla' ya 10km kala ayrılıp, Pozantıyla birleşen ve paso orman
içinde ilerleyen yol muhteşem.

Uzun zamandır en fazla yol keyfi aldığım yerlerden birisinin de burası olduğunu
kaydedebilirim. Hele bir alabalıkçıya indim ki; aşağılarda çaktırmadan gizli
saklı ilerleyen akarsu yine mistik bir şekilde kilometrelerce uzaktan çekti beni
kendine....

Burada, sağlı sollu hurma ağaçlarının içinden giderken; bu yolları nadir
kullanan benim gibi yabancılara çok sıcak davranan bahçe sahipleri ağaçlardan
kopardıkları taze hurmalardan verdiler. Muhteşem olgunlukta hurmaları adamcağız
özenle seçe seçe bana uzatırken, "abi ne yapacam ben bu kadar hurmayı motorda
taşıyamam ki!..." dememe kalmadan, bi torba hurma için, onca eşya arasında
münasip yer bulmaya çalışırken buldum kendimi. Tabi, o sıkış tepiş ortamda, hele
ki motosikletin orman yolu içinde hoplamalı zıplamalı seyahati esnasında
hurmalar lapa kıvamına gelmiş!!! Yerken herşeyi boşverip, iki elimin hem avuç
kısmı, hem de tersi ve yüzümün neredeyse tamamıyla daldım ve oturduğum kahvedeki
tüm ayıplayan bakışlara rağmen, göz çukurlarıma kadar turuncu olmuş yüzümü ve
ellerimi, bir son etapta yalayarak kendimi kedi misali temizledim.

Karageçit mevkiinde, Kadıncık barajı kıyısından Pozantı’ ya kadar uzanan bu
yoldan baharda tekrar gideceğim kesin. Belki bir organizasyon yaparız ve 19
Mayıs sezon açılışımızı Çamlıyayla kampıyla gerçekleştirir ve Ahmet başkanım ve
Akdenizli diğer başkanlarımızla bir araya geliriz.

Bundan sonrasını anlatmaya pek gerek yok. Gülek boğazı ve Torosları aşan belki
de herhangi bir nokta zaten çok güzel. Ama, bayram trafiği, ana yola çıkar
çıkmaz kendini gösteriyor. Hadi ben motosikletli olduğumdan aralardan geçe geçe,
pek vakit kaybetmeden ilerledim. Ama zavallı otomobil sahipleri, Allah bilir
daha yeni varmışlardır Ankara' ya...
Daha hızlı olsa da, o dümdüz Aksaray yolu, herhalde dünyanın en bitmek bilmeyen,
en sıkıcı yolu....

O kadar erken yola çıkmama rağmen, sonunda Ankara' ya ancak gece varabildim.
Sonuçta bu gezi tadı damağımda ve gönlümde kalan bir çok güzel anıyla,
fotoğraflarda ve siz sevgili dostlarımla paylaştığım bu sayfalarda geride kaldı.
Yaşlanıp hafızam zayıfladığında (ki henüz 32 yaşında olmama rağmen şu an bile
hafızam pek iyi sayılmaz), buralara bakıp bakıp, bu güzel yerleri yeniden
zihnimde canlandıracak ve gözüme gönlüme sığdıramadığım tüm bu anları tekrar
tekrar yaşayacağım.
Birbirimize anlatacağımız ortak gezilerde buluşmak üzere....
(BİTTİ)
[/size]